Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararını açıkladı

Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararını açıkladı
banner32

Anayasa Mahkemesi’nin Hafızlık ve Kur’an kurslarını da ilgilendiren Din İşleri Dairesi'yle ilgili gündemdeki gerekçeli kararı yayınlandı.

Gerekçeli kararda şu ifadelere yer verildi:

KONU

55/2017 sayılı Din İşleri Dairesi (Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları)(Değişiklik) Yasası’nın 7. maddesi ile Esas Yasa olan 29/1993 sayılı Din İşleri Dairesi (Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları) Yasası’na eklenen 8A maddesinin Anayasa’nın 1.,4.,8. ve 121(3) maddelerine;  7. maddesi ile Esas Yasa’ya eklenen 8B maddesinin Anayasa’nın 1.,4.,23. ve 59. maddelerine; 6. maddesi  ile Esas Yasa’ya eklenen yeni 8. maddesinin Anayasa’nın 1. maddesine; ve Geçici 3. maddesinin Anayasa’nın 1. maddesine aykırı olup olmadığı.

OLAY

17.10.2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanıp yürürlüğe giren 55/2017 sayılı Din İşleri Dairesi (Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları) (Değişiklik) Yasası ile Esas Yasa olan 29/1993 sayılı Yasa’ya eklenen 8A maddesi ile Din İşleri Dairesi bünyesinde yaratılan Din İşleri Başkan Yardımcısı kadrosunun, Din İşleri Başkanı tarafından belirlenip Yönetim Kuruluna sunulacak iki kişi arasından Yönetim Kurulu tarafından seçilmesi öngörülmektedir.

Esas Yasa’ya eklenen Geçici 3. madde ile ilk kez Din İşleri Başkan Yardımcısı kadrosunun doldurulmasında aranan niteliklere uygun personel bulunmaması halinde, asgari nitelikler belirlenmektedir.

Esas Yasa’ya eklenen 8 B maddesi ile Din İşleri Başkanının Başkanlığında, 2 Din İşleri Başkan Yardımcısı, bir en kıdemli Din İşleri Sorumlusu ile din görevlilerinin bağlı olduğu en fazla üyeye sahip sendikadan bir üyenin de bulunacağı toplam 5 üyeden oluşan bir ‘Din İşleri Komisyonu’ kurulması öngörülmekte, bu Komisyona diğer yetkiler yanında, Din Hizmetleri Eğitimi ve Halkla İlişkiler Birimi bünyesinde Eğitim İşleriyle Görevli Bakanlığın izni ile hafızlık eğitim kursları düzenleme, sınav yapma, hafızlık belgesi verme ve Din Hizmetleri Yeterlik Sınavını yapma görevi verilmektedir.

Esas Yasa’ya eklenen 8. madde ile de Din İşleri Başkanının atanması, görevleri ve görevden alınma koşulları belirlenerek, Din İşleri Başkanının, Başbakanın önerisi ve Cumhurbaşkanının onayı ile 5 yıllığına atanabileceği, ve en fazla 2 dönem veya 10 yıl görev yapabileceği öngörülmektedir.

Davacı Esas Yasa’ya eklenen yeni 8. madde ile ilgili iddialarından ise vazgeçmiştir.

İDDİALARIN GEREKÇELERİ:

Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesinin görüşü;

Davanın mahiyeti göz önünde tutularak söz hakkı verilen Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi öncelikle, Davacı Sendikanın işbu davayı açamayacağını, yetkili sendika olmadığını, yetkili sendika olmadan Anayasa’nın 147. maddesi altında dava açılmasının mümkün olmadığını, dava konusu yapılan hususun Sendika’nın 145 üyesinden sadece 5 tanesini ilgilendiren bir konu olduğunu, din adamlarının kamu görevlisi veya diğer kamu personeli olmadıklarını, herhalükârda bu dava Sendikanın amaç ve gayelerine girmediği için bu davayı açamayacağını ileri sürdü.  Konunun esası ile ilgili olarak, 8A maddesinin iddia edildiği gibi hukukun üstünlüğüne aykırılık içermediğinin belirgin ve anlaşılır olduğunu, Din İşleri Başkan Yardımcısının ne şartlarda seçileceğinin yasal mevzuat ile belirlendiğini, burada keyfilik veya eşitlik ilkesine, yani Anayasanın 1.,4.,8. ve 121(3) maddelerine aykırılık bulunmadığını, ayni nedenlerle Geçici 3. maddenin de Anayasa’nın 1. maddesine aykırı olmadığını; din ve devlet işlerinin ayrı olması gerektiğini, 8B maddesinde din adamlarından oluşan bir komisyon ile bu alanda faaliyet gösterilmesinin laiklik ilkesini çiğnemediğini, 8B maddesinde laiklik ilkesine aykırılık bulunmadığını, ileri sürdü. 

Davacının iddialarının gerekçeleri:

Davacı, bir sendikanın Anayasa’nın 147. maddesi altında dava açması için yetkili sendika olmasına gerek olmadığını, konunun sadece sendikanın varlık ve görev alanını ilgilendirmesinin yeterli olduğunu, Anayasaya aykırılık konusunun da sendikanın varlık ve görevlerini ilgilendirmesine gerek olmadığını, madde 8A ve Geçici 3. madde ile kamu personeli olan Din İşleri Başkan Yardımcılarının seçiminde Din İşleri Başkan ve Yönetim Kuruluna hiç bir çerçeve çizilmeden, objektif kriter konmadan sınavsız, sınırsız ve keyfi yetki verilmekte olduğunu, verilen yetki keyfi olduğu için de hukuki belirginlik, hukuki güvenlik, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkelerine yani Anayasa’nın 1. maddesine aykırılık meydana geldiğini, yasa ile düzenlenmeyen bu yetki nedeni ile yasamanın yetkilerinin yürütmeye devredilmiş olduğunu, dolayısı ile Anayasa’nın 4. maddesine aykırılık bulunduğuna, keyfi seçim hakkı aynı zamanda eşitlik ilkesini de ihlal ettiği için Anayasa’nın 8. maddesine de aykırılık oluştuğunu, kamu personelinin atanmasının yasa ile düzenlenmesi gerektiği halde bu yapılmadığı için de Anayasa’nın 121(3) maddesine aykırılık bulunduğunu iddia etmektedir.

Yukarıdaki iddialarına ilaveten, din eğitiminin devletin gözetim ve denetimi altında yapılması gerekirken, 55/2017 sayılı Yasa’nın 8B maddesi ile, 8. madde ile atanan Din İşleri Başkanının seçeceği Din İşleri Komisyonu tarafından din eğitimi idare edileceğinden laiklik ilkesine aykırılık oluştuğu da Davacı tarafından ileri sürülmektedir.

Davalının iddialarının gerekçeleri:

Davalı, Davacı Sendika’nın 145 üyesinden sadece 5 üyesi Din İşleri Dairesi’nde görev yapmakta olduğundan ve 5’i de geçici işçi konumunda olduklarından Din İşleri Başkan Yardımcısı görevine müracaat etmelerinin mümkün olmadığını, bu nedenle konu yasa tadilatının Davacı Sendika’nın varlık ve görevini esaslı bir şekilde etkilemediği gibi ana ve doğal amaçlarını da olumsuz yönde etkilemediğini, bu nedenle Davacı Sendika’nın bu davayı ikame etmeye hakkı bulunmadığını; 8A ve Geçici 3.maddede belirsizlik bulunmadığını, idarenin takdir yetkisinin sınırlı olduğunu ve kullanılan yetkinin mahkemelerin denetimine tabi olduğunu, herhalükârda yasa ile genel çerçevenin çizilmiş olduğunu, bu nedenlerle Anayasa’nın 1.,4., ve 8.maddelerine aykırılık bulunmadığını, madde 8B’nin ise hiçbir şekilde din işlerinin devlete karışması sonucunu meydana getirmediğini, laiklik ilkesine herhangi bir aykırılık bulunmadığını iddia etmektedir.

İLGİLİ YASA MADDELERİ:

    55/2017 sayılı Din İşleri Dairesi (Kuruluş,Görev ve Çalışma Esasları) (Değişiklik) Yasası:

“Din İşleri Başkanının Atanması Görevleri ve Görevden Alınma Koşulları

8.

(1)

(A)

Bu Yasada öngörülen görev ve yetkileri kullanmak üzere Din İşleri Başkanı, Başbakanın önerisi ve Cumhurbaşkanının onayı ile atanır.

(B)

Başkanın görev süresi beş yıldır.

(C)

Görev süresi sona eren Başkan tekrar atanabilir. Ancak Başkanlığa atanan kişi kesinti olup olmadığına bakılmaksızın en fazla iki dönem veya on yıl bu görevi yapabilir.

(2)

Din İşleri Başkanı, Dairenin en üst hiyerarşik amiri olup, Daire hizmetlerini yürürlükteki mevzuata uygun olarak yürütür. Dairenin faaliyet alanına giren konularda, diğer kurum ve kuruluşlarla işbirliği ve koordinasyonu sağlar.

(3)

Din İşleri Başkanının görevi, süresi dolmadan önce bir aylık ihbar süresini takiben Başbakanın önerisi ve Cumhurbaşkanının onayı ile herhangi bir zamanda ve her koşulda sonlandırılabilir. Buna bağlı olarak aşağıdaki koşullar uygulanır:

(A)

En az bir dönemi tamamlamadan  görevine son verilen Din İşleri Başkanının, atanmadan önce Dairede kadrolu din görevlisi olması ve Yöneticilik Hizmetleri Sınıfından atanmış olması halinde, barem 18A’nın ilk kademesinden, (47/2010 Sayılı Yasa tahtında Barem 18)

(B)

En az bir dönem Din İşleri Başkanlığı yapan, Barem 19’un karşılığı (47/2010 Sayılı Yasa Tahtında Barem 19) maaş alır.

(C)

Görevi sona eren veya görevine son verilen Din İşleri Başkanı, atanmadan önce Dairede kadrolu din görevlisi olması halinde, emekli olana kadar Dairede Danışman statüsünde danışmanlık görevini yürütür. Danışman Din İşleri Başkanına karşı sorumlu olur ve Başkanlıkça verilen görev ve yetkileri yerine getirir.

(Ç)

Dıştan atanan Din İşleri Başkanının görevinin sona ermesi veya görevine son verilmesi halinde, görevin sona erdiği veya görevine son verildiği tarih itibarıyla Daire ile ilişkisi kesilir.”

“Din İşleri Başkan Yardımcılarının Atanmalarına İlişkin Kural

8A.

(1)

Din İşleri Başkanı, Din İşleri Başkan Yardımcısı kadrosu için aranan nitelikleri haiz olanlar arasından, münhal olan her bir kadro için iki kişiyi belirleyerek Yönetim Kuruluna sunar. Yönetim Kurulu,  her bir kadro için bir kişiyi belirleyerek atamaları yapar.

(2)

Din İşleri Başkan Yardımcısının görev süresi  dört yıldır. Görev süresi dolan Din İşleri Başkan Yardımcısı aynı yöntemle tekrar atanabilir.

(3)

Görev süresi dolan Din İşleri Başkan Yardımcısının tekrar atanmaması veya atanma usulüne uygun olarak görevden alınması halinde, Din İşleri Başkan Yardımcısı kadrosuna atanmadan önce bulunduğu kadroya geri döner. Kadronun dolu olması halinde o kadroya denk bir kadroya Din İşleri Başkanının önerisi ile Yönetim Kurulu tarafından ataması yapılır. Din İşleri Başkan Yardımcılığında yaptığı her hizmet yılına karşılık bir kademe ilerlemesi alır.

        Ancak verilecek kademe ilerlemeleri bulunduğu kadronun  bareminin son kademesini aşamaz.

Din İşleri Komisyonunun, Oluşumu, Görev ve Yetkileri

8B.

(1)

Komisyon, Din İşleri Başkanının Başkanlığında; iki Din İşleri Başkan Yardımcısı, bir en kıdemli Din İşleri Sorumlusu ile din görevlilerinin bağlı olduğu en fazla üyeye sahip sendikadan bir üye olmak üzere toplam beş üyeden oluşur.

(2)

Komisyonun görevleri şunlardır:

(A)

Din Hizmetleri Eğitimi ve Halkla İlişkiler Birimi bünyesinde Eğitim İşleriyle Görevli Bakanlığın izni ile yapılan hafızlık eğitimi kurslarını düzenlemek, sınav yapmak ve başarılı olanlara hafızlık belgesi vermek;

(B)

Bu Yasa tahtında işe alınan memurlar dışındaki din görevlilerinin yer değiştirme işlemlerini yapmak;

(C)

Din Hizmetleri Yeterlik Sınavını yapmak; ve

(Ç)

Bu Yasada kendisine verilen diğer görevleri yapmak ve yetkileri kullanmak.

(3)

Komisyon, üye tamsayısının salt çoğunluğu ile toplanır ve toplantıya katılanların basit çoğunluğuyla karar alır. Oyların eşitliği halinde Başkanın ayırt edici oyu vardır.

(4)

Komisyonca alınan kararlar, Yönetim Kurulunun bilgisine sunulur.”

Geçici Madde

Açılacak İlk Münhallere İlişkin Kurallar

3.(1)(A)“Din İşleri Başkan Yardımcısı” kadrosunun ilk kez doldurulmasında “Aranan Nitelikler” kısmının (2)’nci fıkrasındaki nitelikleri haiz personel bulunmaması halinde, Dini Hizmetler Sınıfında (Yüksek Öğrenimli) en az on yıl çalışmış olanlar veya Dini Hizmetler Sınıfında (Orta Öğrenimli) en az on beş yıl çalışmış olanlar bu kadroya başvurabilir.

   (B)“Din İşleri Sorumlusu” kadrosunun ilk kez doldurulmasında “Aranan Nitelikler” kısmının (2)’nci fıkrasındaki nitelikleri haiz personel bulunmaması halinde, Dini Hizmetler Sınıfında (Yüksek Öğrenimli) en az on yıl çalışmış olanlar veya Dini Hizmetler Sınıfında (Orta Öğrenimli) en az on beş yıl çalışmış olanlar bu kadroya başvurabilir.

(C)“I. Derece Öğütmen (Vaiz)” kadrosunun ilk kez doldurulmasında “Aranan Nitelikler” kısmının (2)’nci fıkrasındaki nitelikleri haiz personel bulunmaması halinde, bir alt derecede en az bir yıl çalışmış olanlar bu kadroya başvurabilir.

(Ç)“I. Derece Yüksek İmam” kadrosunun ilk kez doldurulmasında “Aranan Nitelikler” kısmının (1)’inci fıkrasındaki aranan nitelikleri haiz personel bulunmaması halinde, bir alt derecede en az bir yıl çalışmış olanlar bu kadroya başvurabilir.

(D)“II. Derece Yüksek İmam” kadrosunun ilk kez doldurulmasında “Aranan Nitelikler” kısmının (1)’inci fıkrasındaki aranan nitelikleri haiz personel bulunmaması halinde, bir alt derecede en az bir yıl çalışmış olup Dairede en az yedi yıl çalışmış olanlar bu kadroya başvurabilir.

(E)“III. Derece İmam” kadrosunun ilk kez doldurulmasında “Aranan Nitelikler” kısmının (2)’nci fıkrasında yer alan “bir alt derecede en az üç yıl çalışmış olmak” koşulunu haiz personel bulunmaması halinde, bir alt derecede en az bir yıl çalışmış olup Dairede en az yedi yıl çalışmış olanlar bu kadroya başvurabilir.

(F) “III. Derece Din İşleri Görevlisi” kadrosunun ilk kez doldurulmasında “Aranan Nitelikler” kısmının (2)’nci fıkrasında yer alan “bir alt derecede en az üç yıl çalışmış olmak” koşulunu haiz personel bulunmaması halinde, bir alt derecede en az bir yıl çalışmış olup Dairede en az yedi yıl çalışmış olanlar bu kadroya başvurabilir.

(2) Açılacak ilk münhal sınavlarında, bu (Değişiklik) Yasasının yürürlüğe girdiği tarihte, Dairede geçici statüde çalışılan süreler fiili hizmetten sayılır.

V.İLGİLİ ANAYASA MADDELERİ

  Devletin Şekli ve Nitelikleri

  Madde 1

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti, demokrasi, sosyal adalet ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan laik bir      Cumhuriyettir.

banner69
 Yasama Yetkisi

Madde 4

Yasama yetkisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti halkı adına Cumhuriyet Meclisinindir.

Eşitlik

 Madde 8

     (1) Herkes, hiçbir ayırım gözetilmeksizin, Anayasa ve yasa önünde eşittir.  Hiçbir kişi, aile, zümre veya sınıfa ayrıcalık tanınamaz.

     (2) Devlet organları ve yönetim makamları, bütün işlemlerinde yasa önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek ve ayrıcalık yapmamak zorundadırlar.

     (3) Ekonomik bakımdan güçsüz olanların Anayasa ve yasalar ile elde ettikleri veya edecekleri kazanımlar, bu madde ileri sürülerek ortadan kaldırılamaz.

Vicdan ve Din Özgürlüğü

Madde 23

(1)Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat özgürlüğüne sahiptir.

(2) Kamu düzenine, genel ahlaka veya bu amaçla çıkarılmış yasalara aykırı olmayan ibadetler, dinsel ayin ve törenler serbesttir.

(3) Kimse, ibadete, dinsel ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlarını açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlarından dolayı kınanamaz.

(4) Din eğitim ve öğretimi, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. 

(5)Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasal veya yasal temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasal ve kişisel çıkar veya nüfuz sağlama amacı ile her ne surette olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.  Bu yasak dışına çıkan veya başkasını bu yolda kışkırtan gerçek veya tüzel kişiler hakkında, yasanın gösterdiği kurallar uygulanır ve siyasal partiler, Anayasa Mahkemesi olarak görev yapan Yüksek Mahkemece temelli kapatılır.

Öğrenim ve Eğitim Hakkı

Madde 59

(1)Kimse, öğrenim ve eğitim hakkından yoksun bırakılamaz.

(2)Her türlü öğretim ve eğitim etkinliği Devletin gözetim ve denetimi altında serbesttir.

(3)Çağdaş bilim ve eğitim ilkelerine aykırı öğretim ve eğitim yerleri açılamaz.

(4)Halkın öğrenim ve eğitim gereksinimlerini sağlama Devletin başta gelen ödevlerindendir. Devlet, bu ödevini, Atatürk İlkeleri ve Devrimleri doğrultusunda, ulusal kültür ve manevi değerlerle bezenmiş bir muhteva, çağın ve teknolojinin gelişmesine, kişinin ve toplumun istek ve gereksinimlerine yanıt verecek planlı bir şekilde yerine getirir.

(5)Her çocuk, kız erkek ayırımı yapılmaksızın on beş yaşına kadar zorunlu; on sekiz yaşına kadar ücretsiz öğrenim hakkına sahiptir.

(6)Devlet, durumları dolayısıyla okul içi ve dışında özel eğitime gereksinmeleri olanları topluma yararlı kılacak şekilde yetiştirmek için gereken önlemleri alır.

(7)Devlet, maddi olanaklardan yoksun başarılı öğrencilerin, en yüksek öğrenim derecelerine kadar çıkmalarını sağlamak amacıyla burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar.

Kamu Görevlileri ve Diğer Kamu Personeli ile İlgili Kurallar

Madde 121. 

  (3)Diğer kamu personelinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri, bu personelin bağlı oldukları kurumlarca yürütülen hizmetlerin özelliklerine göre yasalarla düzenlenir.

 İNCELEME

Öncelikle, Davacı Sendika’nın bu davayı Anayasa’nın 147. maddesi altında ikame etme yetkisinin bulunup bulunmadığına bakılması gerekir.

Anayasa’nın 147. maddesi, kendi varlık ve görevlerini ilgilendiren alanlarda sendikaların bir yasanın veya herhangi bir kuralının Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesi ile dava açmalarına cevaz vermektedir. Bir sendikanın Anayasa Mahkemesinde iptal davası açabilmesi için yetkili sendika olması gerektiğine ilişkin herhangi bir şart 147. maddede yer almamaktadır.

57/2017 sayılı Yasa ile 29/1993 sayılı Din İşleri Dairesi (Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları) Yasası’na getirilen değişikliklerin bir sendikanın varlık ve görevlerini ilgilendiren bir alanda olup olmadığına karar vermek için ilgili sendikanın tüzüğüne bakılmalıdır.

Yetkili sendika olmasa da bir sendika, kendi varlık ve görevlerini esaslı olarak ilgilendiren alanda bir yasa geçirilmesi ve yasa ile getirilen düzenlemenin sendikanın ana ve doğal olan amaçlarını olumsuz bir şekilde etkilemesi halinde Anayasa Mahkemesine dava ikame edebilmektedir. Sendika üyeleri arasında kaç kişinin dava konusu yapılan yasa ile etkilendiği ancak yasal düzenlemenin sendikanın varlık ve görevlerini ilgilendirip ilgilendirmediği noktasında etkili olabilir ve sendikanın az sayıda üyesinin etkilenmesi halinde dahi sendikanın esas amaçlarının olumsuz etkilenmesi halinde Anayasa’nın 147.maddesi kapsamında sendikanın varlık ve görevlerini ilgilendiren bir konunun var olduğu kabul edilebilir.  

Bir sendikanın Anayasa’nın 147. maddesi altında dava açmaya ehliyeti olup olmadığı muhtelif Anayasa Mahkemesi içtihatlarında incelenmiştir.

Bu hususta Anayasa Mahkemesi 11/1995 D.8/1995’de yer alan görüş daha sonraki kararlarda da aynen tekrarlanmıştır. Kararın ilgili kısmı şöyledir:

“Yukarıya çıkarılan Anayasanın 147. maddesi herhangi bir duraksamaya meydan vermeyecek kadar açıktır. Bu maddeye göre herhangi bir kurum veya kuruluşun yine bu madde tahtında Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için iptale konu edilecek mevzuatın kendi “varlık ve görevlerini” ilgilendirmesi gerekir. Böyle bir kısıtlamanın nedeni kurum veya kuruluşlarca kendilerini ilgilendirmeyen konularda Anayasa Mahkemesine yapmaları muhtemel gereksiz başvuruları önlemek olduğuna kuşku yoktur. İlgilendirme ise esaslı olmalı ve ilgili kurum veya kuruluşun ana ve doğal olan amaçları olumsuz yönde etkilenmelidir.”

Yine Anayasa Mahkemesi 12/1995 D.5/1996 Sayfa 4.’de azınlık kararını veren Mahkeme Başkanının kararında şu sözler yer almaktadır:

“Böyle bir amacın davacının “ana ve doğal amacı” olup olmadığı konusunda ise leyhte ve aleyhte argümanlar ileri sürülebilir.  Davacının ibraz ettiği Ana Tüzükte belirlenen amaçların bazıları davacının, taşınmaz malların mülkiyeti konusu ile çok yakından ilgili olduğu göz önünde bulundurulduğunda davacının ehil olmadığının rahatlıkla söylenemiyeceği veya bu konuda ciddi duraksamalarım olduğunu  itiraf etmeliyim.  Duraksamanın tevlit ettiği şüphenin menfaatını da davacı leyhine kullanmanın daha uygun olacağı kanaatına varmış bulunuyorum.  Mahkemeye başvurabilme, hak arama özgürlüğü ile eşanlamlıdır. Hak arama özgürlüğü Anayasamızın 17. maddesinde ifadesini bulmuş temel haklardandır. Binaenaleyh Mahkemeye gelinip gelinemiyeceği konusunda tereddüt olması halinde, bu tereddütün vatandaşın aleyhine yorumlanmaması gerekir.”

Anayasa Mahkemesi 37/2001 D.6/2003 Sayfa 5’de ise Mahkeme

“Bu amaçlar arasında grev yapma yoktur. Ne var ki sendikanın tüzükte belirtilen amaçlarına ulaşmak için başvurabileceği en önemli yöntem grev yapmaktır. Bu nedenle grev yapmanın sendikanın görev alanına girdiği ve dolayısıyla grev hakkına ilişkin iptal davası açabileceği görüşündeyiz.  Bu nedenle ön itirazı reddederiz.” denmiştir.

İçtihatlardan, dava açan bir sendikanın, Anayasaya aykırılığını ileri sürdüğü yasa maddelerinin sendikanın kendi varlık ve görevlerini ilgilendirmesi gerektiği, bu ilginin esaslı olması gerektiği, sendikanın ana ve doğal olan amaçlarının aykırılığı ileri sürülen maddelerden olumsuz yönde etkilenmesi gerektiği, sendikanın dava açıp açmayacağı hususunda tereddüt bulunması halinde, Davacı lehine yorum yapılması gerektiği, sendikanın tüzükteki amaçlarına ulaşmak için başvurulacak önemli bir yöntem ile ilgili bir konunun da sendikanın kendi varlık ve görevlerini ilgilendirdiği, kriterleri ortaya çıkmaktadır. Bu kriterlerin huzurumuzdaki davanın olgularına uygulanması için öncelikle Davacı Sendikanın tüzüğüne bakılması gerekir.

Sendika’nın Emare 1 Tüzüğünün 4. maddesi, sendikanın amaç ve gayelerini sıralamaktaır. Bu dava maksatları için 4. maddenin huzurumuzdaki meseleyle ilgili olan 1.,6. ve 10. fıkraları aynen şöyledir:

“4. 1. Kuzey Kıbırs Türk Cumhuriyeti’nde devlet hizmetlerinde, belediyelerde, kamu iktisadi teşebbüslerinde çalışan tüm memur, işci ve engellilerin; özel sektörde büro işlerinde çalışanlarını menfaatlerini sağlamak.

Çalışanların devlette, belediyelerde, kamu iktisadi   teşebbüslerinde özel sektörde hak ve menfaatlerin korunmasına çalışmak.

Devlete, belediyelerde, kamu iktisadi teşebbüsleri ve özel sektörde verimli çalışma ile KKTC Devletinin sosyal, ekonomik ve kültürel kalkınmasına katkıda bulunma.”

Emare 1 Sendika Tüzüğünün 4. maddesinde yer alan amaç ve gayelere bakılması gerekir. Tüzüğe bakıldığında tüzük maddelerindeki düzenlemelerin esasen, çalışanların çalışma hayatı ile ilgili menfaatlerinin, örneğin çalışma saatleri, koşulları, ücretin belirlenmesi, protokol, toplu sözleşme imzalanması vb. genelde özlük haklarının temini ile ilgili olduğu görülür.  Tüzüğün 10. maddesine ayrıca Sendika’nın verimli çalışması ile KKTC Devletinin sosyal, ekonomik ve kültürel kalkınmasına katkıda bulunmak da eklenmiştir. Sendika Tüzüğünün esas gayesinin sendika üyesi olan çalışanlarının günlük sorunları ve özlük haklarına yönelik olduğu görülmektedir.

Huzurumuzdaki davada Sendika’nın 145 üyesinden sadece 5’i Din İşleri Başkanlığında görev yapmaktadır. Bunların 2 tanesi Geçici İmam, 3 tanesi ise Geçici Müezzin Kayyum’dur. 29/1993 sayılı Din İşleri Dairesi (Kuruluş,Görev ve Çalışma Esasları) Yasası’nın 17. maddesi geçici personeli şu şekilde tanımlamaktadır;

"Geçici Personel", geçici süreler için ve tamamen geçici nitelikteki Daire hizmetlerini sürdürmek üzere, bu Yasadaki esaslara uygun olarak ve atanma koşullarında belirlenen çalışma esasları kapsamında Dairece istihdam edilen ve işçi sayılmayan geçici cami görevlilerini anlatır”.

Davacı sendikanın üyeleri, Din İşleri Başkanlığında geçici personel statüsünde Geçici İmam ve Geçici Müezzin Kayyum olarak çalışmaktadırlar. KKTC’de kamuda yıllardır geçici statüde çalışanlar bulunduğu ve bu geçici statüdeki kişilerin, emekli olana kadar da görevlerine geçici statüde devam ettikleri bir gerçektir. Bu durumda Din İşleri Başkanlığında görevli sendika üyelerinin sırf geçici olmaları nedeni ile sendikaların dava açmaya yetkili olmadıklarını söylemek mümkün değildir. Sendikanın geçici statüde çalışsa da her üyesinin menfaatini koruma gayesi olduğu için geçici statüde çalışan üyesinin de menfaatini koruması gereklidir.

Din İşleri Dairesinde çalışan kişilerin kamu görevlisi veya Anayasa’nın 120(2) maddesi kapsamında diğer kamu personeli olmadıkları ileri sürülmüştür.

29/1993 sayılı Yasa’nın 4. maddesine göre Din İşleri Dairesinde çalışanlar, Din İşleri Başkanlığının yürütmekte olduğu hizmetlerin gerektirdiği asıl ve sürekli görevlerde çalışan memurlardır. Madde aynen şöyledir:

(1) Bu Yasa, Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi tüzel  kişiliği içinde yer alan Din İşleri Dairesini kapsamına alır.

(2) Bu Yasanın personele ilişkin kuralları, Din İşleri Dairesinin yürütmekle yükümlü olduğu hizmetlerin gerektirdiği asıl ve sürekli görevlerde çalışan ve Din İşleri Dairesinden, kadrolara dayanılarak aylık (maaş) alan memurlara uygulanır.

 (3) Din İşleri Dairesinde sözleşmeli, geçici personel veya işçi olarak çalıştırılanlar hakkında bu Yasada öngörülen özel kurallar ve Yönetim Kurulu’nca belirlenen çalışma esasları uygulanır.

Bu iptal davasına konu olmayan 37/1975 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri (Yönetim, Denetim ve Gözetim) Yasası 2’nci maddesinin (2)’nci fıkrası ise Vakıflar ve Din İşleri Dairesini bir Kamu İktisati Teşebbüsü olduğunu kabul etmektedir. Maddenin ilgili fıkrası şöyledir.

(2)Bu madde amaçları bakımından kendi kuruluş Yasasına göre yönetilen Vakıflar ve Din İşleri Dairesi, Kamu İktisadi      Teşebbüsü sayılır.”

Yine bu iptal davasına konu olmayan 18/1978 sayılı Sayıştay Yasası’nın 2. maddesinde de Vakıflar ve Din İşleri Dairesi aynı şekilde KİT olarak kabul edilmektedir.

Madde şöyledir:

“2. Bu Yasada metin başka türlü gerektirmedikçe:

 “Kamu İktisadî Teşebbüsü”, 1975 Kamu İktisadî Teşebbüsleri (Yönetim, Denetim ve Gözetim) Yasası veya onun yerine geçecek yasada belirtilenleri, kamu iktisadî teşebbüslerinin, kamu iştiraklerini ve Vakıflar ve Din İşleri Dairesini anlatır.”

Yukarıda iktibas edilen 37/1975 ve 18/1978 sayılı Yasalar Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesini bir Kamu İktisadi Teşebbüsü olarak kabul etmektedir.  Sendika Tüzüğü hazırlandığı zaman yürürlükte olan bu mevzuat neticesinde sendika bu kurumlarda görevi kişileri de  üye kaydetme niyeti ile tüzüğüne kamu iktisadi teşebbüslerinde çalışanları da dahil etmiştir.

Huzurumuzdaki davaya konu olmayan 37/1975 ve 18/1978 sayılı Yasaların ilgili maddelerinin Anayasaya aykırılığı bu davada incelenemeyeceğinden, Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesindeki çalışanların Anayasanın 120. maddesi kapsamında diğer kamu personeli oldukları ve bu dava maksatları açısından Davacı Sendika’nın tüzüğünde yer alan, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde devlet hizmetlerinde , belediyelerde, kamu iktisadi teşebüslerinde çalışan tüm memur, işci....” ibaresinin Din İşleri Dairesinin çalışanlarını da kapsadığı kabul edilmelidir.

Bir sendikanın üyelerinin çalıştığı bir kurumda üst mevkilerin oluşumu, çalışma düzeni, gibi konular iş ve çalışma barışının sağlanması ve üye çalışanların menfaatlerinin korunması o sendikanın kendi varlık ve görevlerinin esaslı bir parçasıdır. Üyelerinin çalışma yerinde keyfi uygulama ile terfi veya atama yapılması, üye sayısı ne olursa olsun, kamuda çalışma sisteminin esasını etkileyen bir konu olduğundan, sendikanın görevlerini esaslı olarak ilgilendirdiği ve sendikanın ana ve doğal  amaçlarını olumsuz etkilediği kabul edilmelidir. Dolayısıyla, 55/2017 sayılı Din İşleri Dairesi (Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları)(Değişiklik) Yasası’nın tadil ettiği 29/1993 sayılı Din İşleri Dairesi (Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları) Yasasının 8,8A,8B, ve Geçici 3. maddesi ile ilgili olan işbu davada, çalıştıkları kurumda Din İşleri Başkan Yardımcısının atanması ve çalışılan kurumda bir Din İşleri Komisyonunun kurulmasının, bu kapsamda  ele alınması gerekir. Bu nedenle Davacı Sendika’nın işbu iptal davasını ikame edebileceği kabul edilir.

Bu durumda Davacının ikame etmiş olduğu davanın kendi varlık ve görevleri ile ilgili olmadığı doğrultusundaki Davalının ön itirazı ret ve iptal edilir.

Davanın esasının incelenmesinde, Davacı, 8. madde ile ilgili taleplerinden vazgeçtiği için Davacının  talepleri 2 başlık altında incelenecektir.

Birinci başlık altında, 55/2017 sayılı Yasa ile 29/1993 sayılı Esas Yasa’ya eklenen 8A maddesi ve Geçici 3. madde ile ilgili iddialar, ikinci başlık altında ise Esas Yasa’ya eklenen 8B maddesi ile ilgili iddialar incelenecektir.

55/2017 sayılı Yasa ile getirilen yeni Madde 8A ile Din İşleri Başkanı Yardımcısı kadrosu için aranan nitelikleri haiz kişiler arasından Din İşleri Başkanı tarafından 2 kişinin belirlenerek Yönetim Kuruluna sunulması ve Yönetim Kurulu tarafından bu iki isimden birinin atanması mümkün kılınmıştır.

 Nitekim, atanabilecek kişilerin nitelikleri Yasanın ekindeki Din İşleri Başkan Yardımcısı kadrosunun hizmet şemasında yer almaktadır.

Din İşleri Dairesi, Din İşleri Başkan Yardımcısı Kadrosu hizmet şemasında aranan nitelikler, aynen şöyledir:

“İlahiyat Fakültesi veya İlahiyat ile ilgili konularda eğitim veren dengi bir yüksek öğretim kurumundan lisans diplomasına sahip olmak (2)(A)Yöneticilik Hizmetleri Sınıfının III. Derecesinde en az 3 yıl çalışmış olmak veya (B) Din Hizmetleri Sınıfının (Yüksek Öğrenimli) I. Derecesinde en az 5 yıl çalışmış olmak”.

 Hizmet şemasına göre, İlahiyat Fakültesi veya ilahiyat ile ilgili konularda eğitim veren dengi bir yüksek öğretim kurumundan mezun olan ve (a)yöneticilik hizmetleri sınıfının III. derecesinde en az 3 yıl çalışan veya (b) Din Hizmetleri Sınıfının Yüksek Öğrenimli I. derecesinde 5 yıl çalışan herkeste Din İşleri Başkanı Yardımcısı atanmak için gerekli nitelik vardır.

Din İşleri Başkanı, Din İşleri Başkan Yardımcısı kadrosu için aranan nitelikleri haiz olan kişiler arasından herhangi iki kişiyi belirleyerek, bu isimleri Yönetim Kuruluna sunacak ve Yönetim Kurulu her kadro için bir isim belirleyerek, bu atamaları yapacaktır.

Anayasa’da bir konunun yasa ile düzenlenmesi gerektiği belirtilmişse, konunun tüm ayrıntıları ve detayları ile yasada yer alması gerekmemektedir. Bununla birlikte, temel ilkelerin yasada yer alması, konunun çerçevesi, yani alt ve üst sınırlarının yasada çizilmesi gerekmektedir. Ancak bu şekilde yürütmenin düzenleme yetkisinin sınırsız, belirsiz, geniş bir alanda olması engellenir ve sadece geriye kalan hususların yürütmenin takdiri ile tespit edilmesine imkân bırakılır.

 Yasa ile hiçbir belirleme yapılmadan, tamamen keyfi bir uygulamaya olanak tanınması Yasama Organının yetkilerini tamamen yürütmeye devretmiş olması anlamına gelmektedir.

Anayasa Mahkemesi 4/2006 D.1/2007’de sayfa 22’de ifade edildiği gibi:

“Bizim Anayasa Mahkememizin geçmiş kararlarına göre, Yasama Meclisi yasa yapıp bir konunun çerçevesini çizerek veya alt ve üst sınırları belirleyerek, idareye veya başka bir organa, gerekli gördüğü düzenlemeyi yapmayı bırakabilir.  Ancak böyle bir yetki devri, keyfiyete açık olmamalıdır ve yetki kullanacak olan organın kullanacağı yetkinin alt ve üst sınırları yasa ile belirlenmelidir.  Bu kritere uymayan düzenlemeler Anayasa’ya aykırı bulunmuştur.”

29/1993 sayılı Din İşleri Dairesi (Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları) Yasası’nda Din İşleri Başkan Yardımcısının hizmet şemasında yer alan nitelikleri haiz müracaat eden tüm kişiler arasından ne tür bir kriter uygulanıp iki kişinin belirleneceği, iki kişinin belirlenmesinin ne şekilde yapılacağına dair herhangi bir kural bulunmamaktadır. Yapılacak atama, kamu görevi yapacak bir kişinin atamasıdır. Böyle bir durumda idareye verilen aday belirleme yetkisi sınırsız ve keyfiliğe varan ölçüde olmamalıdır. Din İşleri Başkanı ve Yönetim Kuruluna, aranan nitelikleri haiz kişiler arasından keyfi bir şekilde diledikleri kişiyi belirleme ve atama yetkisi verilmiştir.

Din İşleri Başkanı tarafından Yönetim Kuruluna sunulacak adayların belirli bir kriter çerçevesinde nitelik, liyakat veya başarı derecelerinin alt ve üst sınırlarının yasada belirlenmesi ve bu kriterlerin önceden bilinmesi gereklidir. Liyakat ilkesi uygulanır doğrultusunda genel bir madde ile, herhangi bir sınırın belirlenmemiş olması halinde liyakata dikkat edildiğinin söylenmesi mümkün olamaz.

Müracaat edenler arasındaki seçim takdiri tamamen tek kişiye, yani Din İşleri Dairesi Başkanına verilmiştir. Yasa ile düzenlenmesi gereken bir konu tamamen idarenin tasarrufuna bırakılmış ve idareye sınırsız yetki tanınmıştır. Dolayısıyla Yasama Organı yetkisini tamamen yürütmeye devretmiş ve devrederken de yetkinin ne şekilde kullanılacağına dair hiç bir çerçeve çizilmemiştir. Bu durum Anayasa’nın 4. maddesine aykrılık oluşturmaktadır.

Anayasa Mahkemesinin iptal yetkisinin, ancak mevcut olan bir kural için geçerli olduğu, kural yokluğunun iptal konusu yapılamayacağı, sınav şartının yasada yer almamasının Anayasa’ya aykırılık teşkil edemeyeceği ileri sürülmüştür. Huzurumuzdaki davada Din İşleri Dairesi Başkanının her kadro için 2 aday belirlemesi ve bunu Yönetim Kuruluna sunması kuralı dava konusu yapılmıştır.  Keyfi olan, sınırsız yetki veren, Din İşleri Başkanının adaylardan sadece müracaat için aranan  nitelikleri haiz 2 kişiyi hiçbir ayırdedici kritere tabi olmadan her kadro için belirleme yetkisidir.  İddia, sınav olmamasının Anayasaya aykırılık teşkil ettiği değildir. Bu davada sınav yapılması gerektiği veya sınav yapılması kuralına yasada yer verilmediği noktası incelemeye tabi değildir.  Yapılan iddia, idareye verilen bu sınırsız yetkinin keyfi, ve dolayısıyle hukuki güvenlik ve yasama yetkisinin devredilmezliği ilkelerine, yani Anayasa’nın 1. ve 4. maddelerine aykırı olduğu noktasındadır.

Hukuki güvenlik ilkesi, hukuken belirlenen sınırlar çerçevesinde yapılacak işlem ve/veya alınacak kararların öngörülebilir olmasını, bunun neticesinde alınacak karara güven duyulmasını sağlar. Hiçbir kural konulmadığı takdirde yapılacak işlem ve/veya alınacak karar tamamen keyfi olabilmekte ve bu durumda belirlenen çerçevede öngörülebilir olamamakta ve dolayısı ile de hukuki güvenlikten söz edilememektedir.

Anayasa Mahkemesi 6/2011 D.4/2018 sayfa 49’da hukuki güvenlik ilkesi şu şekilde yer almıştır.

“Esasen bu konu hukuki güvenlik ilkesinin unsurlarından biri olan hukuki öngörülebilirlik başlığı altına girmektedir. Hukuki öngörülebilirlik, bireylerin kuralları ve bunların uygulanmasının ne tür neticelere yol açabileceğini tahmin ederek ve planlayarak yaşamlarını sürdürmelerini sağlar. Hukuki öngörülebilirlik, hukukun temel görünümü olan kararların ve kuralların etkisinin tahmin edilebilmesidir.”

Herhangi bir sınır olmadan keyfi karar verme olanağı yaratıldığı nispette, kişilerin hukuk devletinden bekledikleri hukuki güvenlik ve istikrarın bulunması mümkün değildir.

Hizmet Şemasında aranan niteliklerde yer alan hususlar ve atama ve yükselmede, genel liyakata göre hareket edilmesi gerekliliği hukuki güvenlik ilkesi için yeterli olabilir mi?

Aranan nitelikler idarenin keyfi takdirini kullanacağı alanı daraltmakta, ancak sınırlamamaktadır.  29/1993 sayılı Din İşleri Dairesi (Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları) Yasası’nın 16. maddesinin (3)’üncü fıkrasında sınıflar içinde ilerleme ve yükselmenin de liyakat sistemine dayandırılacağı belirtilmekle birlikte, Din İşleri Dairesi dışından yapılacak müracaatlar için böyle bir uygulama bu madde kapsamında değildir.  Her halükârda atamanın genel nitelikli liyakat sistemine dayandırılması gerektiğini öngören bir madde, keyfiliği sınırlama mahiyetinde kabul edilemez.  Burada da liyakatın ne şekilde belirleneceğine dair bir gösterge bulunmalıdır.  Sadece liyakat sistemine dayandırılmaktan bahsedilmesi keyfi bir uygulamayı ortadan kaldıracak nitelikte olmayıp hukuki güvenlik ilkesinin var olduğunu söyleyebilmek için yeterli değildir. Keyfi uygulama bulunduğu bir yerde hukuki istikrar veya hukuki güvenlik bulunduğu söylenemez.

 Yasa ile düzenleme yapılmaksızın, idareye keyfi yetki veren bir mevzuat Anayasa’nın 1. maddesinde yer alan hukukun üstünlüğü ilkesinin bir alt ilkesi olarak ifade edilen hukuki güvenlik ilkesine aykırıdır. Keyfi belirlemeyi ortadan kaldıracak kriter veya kriterlerin yasaya konmaması nedeni ile idarenin yetkisini ne şekilde kullanması gerektiği noktasında herhangi bir kısıtlama yoktur. Bu nedenle İdare, kendi istediği gibi bu yetkisini sınırsız bir şekilde kullanabilmektedir. Yargı yolunun açık olması da keyfiliği ortadan kaldırmamaktadır. Mezkür maddede yetki verilirken çerçevenin çizilmemiş, sınırın konulmamış, kriterin belirlenmemiş olması ve sınırsız veya çok geniş yetki tanınması nedeniyle hukuki güvenlik ilkesine aykırı, hukuk devleti ile bağdaşmayan bir düzenlemenin varlığı ortaya  çıkmaktadır. Bu nedenle, 55/2017 sayılı Tadilat Yasası ile 29/1993 sayılı Yasa’ya ilave edilen 8A maddesinin  Anayasa’nın 1. maddesine aykırı olduğu kabul edilir.

Geçici 3. madde ile de, Din İşleri Başkan Yardımcısı kadrosunun ilk kez doldurulmasında aranan nitelikler kısmında belirtilen nitelikleri haiz olan kişi bulunmaması halinde, Dini Hizmetler Sınıfında (Yüksek Öğrenimli) en az 10 yıl çalışmış veya Dini Hizmetler Sınıfında (orta öğrenimli) en az 15 yıl çalışmış olanların bu kadroya başvurabilecekleri öngörülmüştür. Geçici madde ile Başkan Yardımcısını Din İşleri Başkanının belirleyip Yönetim Kuruluna sunması düzenlemesine yer verilmediğinden 8A maddesi için Anayasa’nın 1’inci maddesi kapsamında söylenenlerin Geçici 3. madde için de aynen geçerli olması mümkün değildir.  Geçici 3. madde sadece hizmet şemasında ilk atama için aranan niteliklerde değişiklik yapmıştır. Burada Anayasa’ya aykırılık yoktur.

Tüm yukarıda söylenenler ışığında, 55/2017 sayılı tadilat Yasası ile 29/1993 sayılı Yasa’ya ilave edilen 8A maddesinin, Anayasa’nın 1. ve 4. maddelerine aykırı olduğuna, 8. ve 121(3) maddelerine aykırılığının incelenmesine gerek kalmadığına, Geçici 3. maddenin ise Anayasa’ya aykırı olmadığına karar verilir.

İkinci başlık altında 29/1993 sayılı Yasa’ya tadilat ile getirilen 8 B maddesi incelenmelidir.

Bu madde ile bir Din İşleri Komisyonu oluşturulmuştur. Komisyon’un Din İşleri Başkanının başkanlığında, 2 Din İşleri Başkan Yardımcısı ile 1 en kıdemli Din İşleri Sorumlusu ve ayrıca din görevlilerinin bağlı olduğu en fazla üyeye sahip sendikadan 1 üye olmak üzere toplam 5 üyeden oluşması öngörülmüştür.

Komisyon’un görevleri; Din Hizmetleri Eğitimi ve Halkla İlişkiler Birimi bünyesinde Eğitim İşleriyle Görevli Bakanlığın izni ile yapılan hafızlık eğitimi kurslarını düzenlemek, sınav yapmak ve başarılı olanlara hafızlık belgesi vermek, Yasa tahtında işe alınan memurlar dışındaki din görevlilerinin yer değiştirme işlemlerini yapmak, Din Hizmetleri Yeterlik Sınavını yapmak ve Yasada verilen diğer görevleri yapmak ve yetkileri kullanmaktır.

8B maddesinin Anayasa’nın 1.,4.,23. ve 59. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmektedir.

Öncelikle ileri sürülen aykırılık iddiasını Anayasa’nın 23. ve 59. maddeleri açısından inceleriz. Anayasa’nın 23. maddesinin (4). fıkrası, “Din eğitimi ve öğretiminin Devletin gözetim ve denetimi altında yapılması” gerektiğine yer verir. Anayasa’nın 59. maddesinin (2). fıkrasına göre ise, “her türlü öğretim ve eğitim etkinliği Devletin gözetim ve denetimi altında serbesttir.” Buna göre, din eğitimi ve dini eğitim de Devletin bu gözetim ve denetim yetkisine dahildir.

Gerek Anayasa’nın 59. maddesinde, gerekse 23. maddesinde yer alan,“Devletin gözetim ve denetimi altında” kelimelerinin ne anlama geldiğine bakılması gerekir.

Gözetim ve denetim ne demektir, ne gibi faaliyetleri kapsamaktadır?

Gözetim ve denetim, takip etmeyi, yapılmakta olan uygulamaların kurallara uygun olup olmadığının yerinde kontrol edilmesini ihtiva eder.  Sadece bir işlemin yapılması için izin verilmesi, izin verilen işlemin ne şekilde yapıldığının takip edilmesini, teftiş yapılmasını ve işlemlerin mevzuata uygun yapıldığının veya yapılan önerilere uyulduğunun da kontrol edilmesini ihtiva etmez.

Denetim ve gözetim ile izin almak farklı kavramlardır. Her türlü öğretim ve eğitim etkinliğinin Eğitim Bakanlığının denetim ve gözetimi altında olması gerektiği kuralı, Eğitim Bakanlığının izni olmadan herhangi bir eğitim faaliyetinin başlatılamayacağı veya yapılamayacağını gösterir. Ancak, sadece izin almakla denetim ve gözetim hakkının yerine getirildiğini kabul etmek mümkün değildir. İzin aldıktan sonra denetim ve gözetim görevinin yapılabilmesi için kursun amacı, plan-programı, eğiticilerin nitelikleri, eğitim yeri ve ortamı da Eğitim Bakanlığının denetim ve gözetimine tabi olmadığı müddetçe, verilen iznin Anayasa’nın 23. ve 59. maddelerinin kapsamından çıkacağı çok açıktır.

Tadil Yasası’nın 8B(2) maddesinde belirtildiği şekilde  hafızlık eğitimi için sadece Eğitim Bakanlığından izin alınması, Anayasa’nın 23. maddesinin (4). fıkrası ve 59. maddenin (2). fıkrası altında yapılacak hafızlık eğitiminin Eğitim Bakanlığının gözetim ve denetimi altında yapıldığının göstergesi değildir. Huzurumuzdaki bu davada da Eğitim Bakanlığından izin alma ile Eğitim Bakanlığının gözetim ve denetimi altında eğitim verilmesinin içerik olarak çok farklı prosedürleri ihtiva ettiği açıktır. İzin almak, gözetim ve denetimi altında bulundurmayı ihtiva etmemektedir. 8B(2)(A) bendinde, verilecek eğitim ile ilgili devletin gözetimi veya denetimi olacağına ilişkin bir düzenleme yer almamaktadır.  

 İzin vermenin izni iptal etmeyi de içerdiği, bu nedenle izin vermenin şart koymayı da içerdiği ve dolayısıyla, bu şartlara uyulduğunun gözetim ve denetiminin yapılmasını da kapsadığı iddiası, izin kelimesine içermediği anlamlar yüklemektedir. İzin veren makamın doğal olarak gözetim ve denetim görevini yapacağını izin verme ibaresinin içerdiği söylenemez.

Eğitim Bakanlığı hafızlık eğitimine izin verdikten sonra, hafızlık eğitimi kapsamında yapılacak tüm faaliyetlerin,  8B maddesi ile, kurulması öngörülen Din İşleri Komisyonu tarafından yapılması, devletin hiçbir şekilde Din İşleri Dairesinin ve/veya Vakıflar Örgütünün din eğitimi kapsamında hafızlık eğitiminde gözetim ve denetiminin var olmayacağını göstermektedir. Dolayısıyla Anayasa’nın 8B(2)(A) bendinin Anayasa’nın 23(4) ve 59(2) maddelerine açıkça aykırı olduğu kabul edilmelidir.

Dini eğitimin veya hafızlık eğitiminin Din İşleri Komisyonu tarafından yapılmasının devletin gözetim ve denetimi ile eşdeğer kabul edilmesi mümkün değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde durum çok farklıdır.  Türkiye Cumhuriyeti’nde Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 136. maddesi uyarınca genel idare, yani Türkiye Cumhuriyeti merkezi idaresinin bir parçası olduğu cihetle, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülen eğitim konularında  devletin gözetim ve denetimi bulunduğu kabul edilmektedir.

KKTC’de Din İşleri Dairesi, Vakıflar Örgütünün tüzel kişiliği içerisinde yer almaktadır. Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi Anayasal bir kurum statüsündedir. Din İşleri Dairesi de Vakıflar Örgütünün tüzel kişiliği altında yer almaktadır. Bu nedenle de Din İşleri Dairesi nezdinde oluşacak bir komisyon tarafından yapılacak denetimin devletin gözetim ve denetimi olarak kabul edilmesi mümkün değildir.

Bu durumda 8B (2)(A) bendinin, Anayasa’nın 23. ve 59. maddelerine aykırı olduğu kabul edilmelidir.

Davacı madde 8B(1) ile kurulan Din İşleri Komisyonunun, Anayasa’nın 1. maddesinde yer alan laiklik ilkesine aykırılığı bulunduğunu, yine 8B(2)(B),(C) ve (Ç) bentleri ile Komisyona verilen görevler itibarı ile de Anayasa’nın 1. maddesinde yer alan laiklik ilkesine ve 4. maddeye aykırılık bulunduğunu ileri sürmektedir. 

8B(1) fıkrası ile Din İşleri Komisyonu Din İşleri Başkanı, iki Din İşleri Başkan Yardımcısı, en kıdemli Din İşleri Sorumlusu ve din görevlilerinin bağlı olduğu en fazla üyeye sahip sendikadan bir üye olmak üzere 5 üyeden oluşur.

Bu Komisyon’un görevi yukarıda incelenen hafızlık eğitimi kurslarını düzenleyip, sınav yapmak ve başarılı olanlara hafızlık belgesi verilmesi ilaveten Din İşleri Dairesi’ne alınan din görevlilerinin yer değiştirme işlemlerini yapmak, din hizmetleri yeterlik sınavını yapmak ve Yasa’nın verdiği diğer görevleri yapmak olarak sıralanmaktadır. 8B madesi ile Din İşleri Komisyonu’nun kamu görevlileri için var olan Kamu Hizmeti Komisyonu paralelinde görev yapacak şekilde kurulması öngörülmektedir.

 Böyle bir komisyonun kurulmasının ve bu komisyona verilen görevlerin Anayasa’nın 1. maddesinde yer alan laiklik ilkesine aykırı olduğu iddiasını incelemek için önce laiklik ilkesinden ne anlaşıldığının belirlenmesi gerekir.

Anayasa’nın 1. maddesinde KKTC devletinin demokrasi, sosyal adalet ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan laik bir Cumhuriyet olduğu yer almaktadır.

Anayasa’nın Başlangıç kısmında yine “çok partili demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini gerçekleştirmek; ve Atatürk ilkelerine bağlı kalmak....’ prensiplerini kabul ederek 15 Kasım 1983 tarihinde kurulan KKTC’nin Anayasa’sını  kabul eder ve ilan eder” sözlerine yer verilmiştir. 

1975 KTFD Anayasa’sının başlangıç kısmına bakıldığında orada da yine, “İnsan hak ve özgürlüklerini, sosyal adaleti, kişilerin ve toplumun huzur ve refahını, demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletini gerçekleştirmek; Amaçlarıyla,    Kurucu Meclisin yaptığı bu Anayasa’yı, 13 Şubat 1975 tarihinde kurulan Kıbrıs Türk Federe Devletinin Anayasası olarak kabul” edildiğinin ifade edildiği görülmektedir.

Laik bir Cumhuriyetin varlığı için, ülkede din hürriyeti bulunması ve ayrıca din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrı olması gerekir.

 Din hürriyeti, inanç hürriyetini, yani kişinin istediği dini seçebilme hakkını içerir. Din hürriyetinin diğer bir unsuru da ibadet hürriyetidir, yani kişinin inandığı dinin gereklerini, özellikle ayin ve törenlerini serbestçe yerine getirilebilmesidir. Anayasa’nın 23(2) maddesine göre ibadet hakkı  kamu düzenine, genel ahlaka veya bu amaçla  çıkarılmış yasalara aykırı olmadığı takdirde serbesttir.

 Din ve Devlet işlerinin ayrılığı devletin resmi bir dini olmamasını, devletin bütün dinler karşısında tarafsız olmasını, devletin bütün din mensuplarına eşit davranmasını, din kurumları ile devlet kurumlarının birbirlerinden ayrı olmasını ve hukuk kurallarının din kurallarına uymak zorunda olmamasını içerir.

Huzurumuzdaki dava din ve devlet kurumlarının birbirlerinden ayrı olması kuralını ilgilendirir.

Bu kuralın gereği olarak laik bir devletin dini kurumları devlet fonksiyonları görmemelidir. Aynı şekilde devlet kurumları da din fonksiyonlarını ifa etmemelidir.

 KKTC’de Din işleri Dairesi Anayasal bir kuruluş olan Vakıflar Örgütü tüzel kişiliği altında kurulmuş olduğundan devlet kurumu ile din kurumunun ayrı olması gerektiği kuralına uygunluk vardır.  Tadil Yasası ile eklenen 8B maddesi ile kurulması tasarlanan Din İşleri Komisyonuna din görevlileri için Kamu Hizmeti Komisyonu benzeri bir nitelik verilmek istenmektedir. Din görevlilerinin yerlerini değiştirme işlemleri, din hizmetleri yeterlik sınavı yapılması gibi görevler kamu personeli kapsamında olan görevliler için Din İşleri Komisyonuna verilmektedir.

Anayasa’nın 121(3) maddesi diğer kamu personelinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri, bu personelin bağlı oldukları kurumlarca yürütülen hizmetlerin özelliklerine göre yasalarla düzenlenir demektedir.

Davacı yukarıda ifade edilen görevlerin Din İşleri Komisyonuna verilmesi ile bu işlemlerin tamamen sivil otoriteden çıkacağını ve devletin kontrolünün azalacağını ve dinin istismarına yol açabileceğini iddia etmektedir. Laik bir devlette yukarıda ifade edildiği gibi devlet ve din kurumlarının ayrı olması gereklidir. Bu nedenle 8B (1) maddesi ile Din İşleri Komisyonunun kurulması ve bu Komisyonun memurlar dışında din görevlilerini yer değiştirme işlemlerini yapma, din hizmetleri yeterlilik sınavını yapma konularında yetkilendirilmesinde laiklik ilkesine aykırılık yoktur.

Birleştirilmiş Anayasa Mahkemesi 12-13-14-15-16/2012 D.3/2012  sayılı davanın 18. ve 19. sayfalarında ifade edildiği gibi, Özelleştirme Yasası altında kurulan Özelleştirme İstihdam Komisyonu Anayasa’nın 121'inci maddesine aykırı bulunmamış ve Kamu Hizmeti Komisyonu dışında, yasa ile farklı kurumlara, görev yeri değiştirme ve benzeri faaliyetlerde bulunma yetkisi verilmesinin yolu açılmıştır.

Dolayısıyla, Din İşleri Komisyonunun kurulması ve eğitim haricindeki görevleri ile ilgili hususlarda 8B(2)(B), (C) ve (Ç) bentleri Anayasa’nın 1. maddesine aykırı değildir. Ayni nedenlerle Anayasa’nın 4. maddesine de aykırılık yoktur.

Ahmet Kalkan: Sayın Başkanın okuduğu kararda belirtilenlere ve varılan sonuca aynen katılırım. 

Mehmet Türker: Sayın Başkanın okuduğu kararda belirtilenlere ve varılan sonuca aynen katılırım.  

Gülden Çiftçioğlu:

Sn Başkan’ın kaleme aldığı kararı daha önce okuma fırsatı buldum. Sn Başkan’ın vardığı sonuç ile hemfikir olmama rağmen kaleme aldığı kararın iptidai itirazın reddi ile ilgili kısmının gerekçesine katılmayı uygun görmem. Gerekçelerimi aşağıdaki şekilde özetlerim:

Huzurumuzdaki meselede Davalı Müdafaa Takririnde, Davacı Sendikanın ikame etmiş olduğu davanın, kendi varlık ve görevleri ile ilgili olmadığından iptidaen iptalini talep etmiştir.

Bilindiği üzere, Anayasa’nın 147. Maddesi, kendi varlık ve görevlerini ilgilendiren alanlarda sendikaların bir yasanın veya herhangi bir kuralının Anayasaya aykırı olduğu gerekçesi ile dava açmasına cevaz vermektedir.

Anayasa Mahkemesi 11/1995 D.8/1995; ve Anayasa Mahkemesi 3/2000 D.3/2000 sayılı kararlarda ifade edildiği üzere, bir yasanın veya kuralının, kurum veya kuruluş veya Sendikaların varlık ve görevlerini ilgilendirmesi için yasa veya kural “esaslı olmalı” ve “ilgili kurum, kuruluş ve sendikaların” ana ve doğal olan amaçları olumsuz yönde etkilenmelidir.

Davacı Sendika’nın Anayasa’nın 147. maddesine istinaden ikame ettiği bu davada, iptal davasına konu yakınma konusu yapılan yasal düzenlemelerin Davacı Sendikanın, “kendi varlık ve görevlerini” ilgilendirdiğine ve “ana ve doğal amacını” olumsuz yönde etkilediğine dair ön koşulu öncelikle tatmin etmesi gerekmektedir.

Ön koşulun tatmin edilip edilmediği açısından Davacı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Hizmet Sendikası’nın, kısa adı ile Hizmet-Sen’in Tüzüğünün gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Davacı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Hizmet Sendikası’nın, kısa adı ile Hizmet-Sen’in, Tüzüğünün 4. maddesi, Sendikanın amaç ve gayelerini 27 kalem altında tafsilatlı bir şekilde açıklamaktadır.

Tüzüğün 4. maddesinin aşağıdaki fıkralarına göz atmak faydalı olacaktır:

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde devlet hizmetlerinde, belediyelerde, kamu iktisadi teşebbüslerinde çalışan tüm memur, işçi ve engellilerin; özel sektörde büro işlerinde çalışanların menfaatlerini sağlamak.

4.Çalışanların özlük haklarının verilmesini sağlamak.

5.Çalışanlar arasında uyumlu verimli çalışmaya katkıda bulunmak.

6.Çalışanların devlette, belediyelerde, kamu iktisadi teşebbüslerinde özel sektörde hak ve menfaatlerin korunmasına çalışmak.

7.Çalışanlara adil muamelede bulunulmasını sağlamak.

8.Belediyeler, kamu iktisadi teşebbüsleri ve özel sektörde çalışanların hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek amacıyla toplu sözleşme yapmak.

9. Devlette, belediyelerde, kamu iktisadi teşebbüsleri ve özel sektörde verimli çalışma ile KKTC Devletinin sosyal, ekonomik ve kültürel kalkınmasına katkıda bulunmak.

10.Çalışanların sosyal hak  mücadelelerine hizmet etmek, geliştirmek ve bu amaç doğrultusunda sonuca ulaşıncaya kadar uğraş vermek.

11. Devlet, belediye, kamu iktisadi teşebbüsleri ve özel sektörde görüşmeler yapmak, taleplerde bulunmak ve uygulamaya koymak.

12. İş ve çalışma barışını sağlamak.

13. Belediyeler, kamu iktisadi teşebbüsleri ve özel sektörde çalışanların toplu sözleşmelerle kazandıkları sosyal  yardım, kıdem tazminatı fonu ve zorunlu tasarruf kesintisinin kaldırılması ile İhtiyat Sandığı işveren katkı oranının düşürülmesine karşı mücadele etmek.

14. Engelilerin sorunlarının görünür hale gelmesini sağlamak ve çözüm üretmek.

15. Engellilerin haklarının sağlanması için gerekli şartların oluşmasını sağlamak, engellilerin istihdamı için mücadele etmek.

16. Engelliler Yasası kapsamında kamuda, belediyelerde ve kamu iktisadi teşebbüslerinde istihdam edilenlerin ilerlemesini sağlamak.

Tüzüğün 4.maddesinin  1., 6., 8., 10., 13., 15. ve 18.fıkraları “devlet, belediye ve kamu iktisadi teşebbüsleri” deyimi kullanılmıştır.

Huzurumuzdaki meselede Hizmet-Sen’in 145 üyesinin, 2’si   Geçici İmam, 3’ü ise Geçici Müezzin Kayyum olmak üzere toplam 5 üyesinin Din İşleri Başkanlığında görevli olduğu tartışmasızdır.

Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi adına görüş bildiren avukat hitabında, Din İşleri Başkanlığındaki yukarıdaki görevlilerin menfaatlerinin korunmasının Sendikanın amaç ve gayeleri arasında olmadığını iddia etmiştir.

Bu bağlamda, Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi adına görüş bildiren avukat, Din İşleri Dairesinin, belediye veya kamu iktisadi teşebbüsü (KİT) olmadığını ileri sürmüştür. İlaveten, Vakıflar Örgütü ile birlikte ele alınması durumunda da, Din İşleri Dairesinin, Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesinin bir parçası olduğunu, 73/1991 sayılı Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi (Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları) Yasası’nın tüzel kişiliği ve anayasal statüyü Vakıflar Örgütü ve Din İşleri dairesine verdiğini, nitekim Anayasa’nın 131. maddesinin Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesine anayasal statü ile tüzel kişilik verdiğini, buna karşın, 37/1975 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri (Yönetim, Denetim ve Gözetimi) Yasası’nın 2. maddesi ve 18/1978 sayılı Sayıştay Yasası’nın “Tefsir” yan başlıklı 2. maddesinde, “Kamu İktisadi Teşebbüsü” deyimi Vakıflar Örgütü ve Din İşleri dairesini de anlatır diye bir hüküm olduğunu, Anayasanın 131. maddesi tahtında Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi altında düzenlenen bu dini kuruluşun, Anayasa’nın 133. maddesindeki gibi bir KİT olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığını, buna Anayasa’nın cevaz vermediğini, Anayasa Mahkemesinin, Anayasaya uygun yorum ve denetleme yapma görevi olduğunu, Anayasaya açık ve seçik olarak aykırı bir yasal hükmü Anayasa Mahkemesinin uygulamaması gerektiğini,  bu hükümlerin her halükârda Anayasaya aykırı olduğunu, ancak 73/1991 sayılı Yasa ile bu hükümlerin zımnen kaldırıldığını, çünkü aralarında çok büyük bir çelişki olduğunu, dolayısıyla da kendi varlık ve fonksiyonları açısından bu davayı Hizmet-Sen’in açamayacağını iddia etmiştir.

Bilindiği üzere, Vakıflar Örgütü ve Din İşleri KKTC Anayasasının 131. maddesi tahtında anayasal statüye sahiptir.

Anayasanın 131. maddesi şu şekildedir:

Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi

Madde 131

(1)Vakıf Kuruluşu ve Temel Evkaf Kuralları (Ahkamül Evkaf), bu Anayasaca tanınır.

(2)Vakıf kuruluşlarına veya vakıflara veya camilere ve diğer herhangi bir islam dini kuruluşuna ait mallar da dahil olmak üzere, vakıf malları ilgilendiren veya herhangi bir suretle bunları etkileyen bütün konular, münhasıran Temel Evkaf Kuralları (Ahkamül Evkaf), yürürlükteki mevzuat ve bu Anayasa yürürlüğe girdikten sonra Cumhuriyet Meclisince yapılan yasalara bağlıdır.

(3)Geliri Vakıflar Örgütüne ait olan vakıflar, her türlü vergiden bağışık tutulur.

(4)Vakıflar Örgütü ile Din İşleri Dairesinin kuruluşu ve işleyişi yasa ile düzenlenir ve yasada gösterilen görevleri yerine getirir.

(5)Dini hizmetlerin yürütülmesinde ve bu hizmetlerin giderlerinin karşılanmasında Devlet, Vakıflar Örgütüne yardımcı olur.

Nitekim, KKTC Anayasasının yürürlüğe girişini takiben yürürlüğe giren 73/1991 sayılı Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi (Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları) Yasası’nın 5. maddesinde, Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesinin tüzel kişiliğe sahip Anayasal bir kuruluş olduğu vurgulanmıştır.

 73/1991 sayılı Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi (Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları) Yasasının 5. maddesi şu şekildedir:

Tüzel kişilik

5.

(1) Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi, Vakıflar İdaresi ve Din İşleri Dairesi’nden oluşur.

(2) Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi,  Ahkamül Evkaf kurallarına göre devamlı bir mevcudiyeti olan, resmi bir mühürü bulunan, mal iktisap etme, elde tutma, temlik etme, akit yapma, hukuki şahsiyeti adına dava etme ve dava edilme ehliyetini haiz tüzel kişiliğe sahip Anayasal bir kuruluştur. Merkezi Lefkoşa’dadır.

Diğer yandan, 37/1975 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri (Yönetim, Denetim ve Gözetim) Yasası’nın “Tefsir” yan başlığını taşıyan 2. maddesinin (2). fıkrasında, kendi kuruluş yasasına göre yönetilen Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesinin kamu iktisadi teşebbüsü sayıldığı ifade edilmiştir.

KKTC Anayasası’nın 133. maddesi ise şu şekildedir:

Kamu İktisadi Kuruluşlarının Denetimi

Madde 133

Kamu iktisadi kuruluşlarının gelir ve giderlerinin denetlenmesi yasa ile düzenlenir.

Bir taraftan 73/1991 sayılı Yasa’nın 5. maddesinin, 37/1975 sayılı Yasası’nın 2. maddesinin (2). fıkrasının Vakıflar ve Din İşleri Dairesini Kamu İktisadi Teşebbüsü sayan kısmını zımnen kaldırdığı veya ilga ettiğinin söylenebilir olması diğer yandan da, 37/1975 sayılı Yasa’nın 2. maddesinin (2). fıkrasının yürürlükte olduğu farz olunsa dahi, tefsir maddesi açısından kendi kuruluş yasasına göre yönetilen Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesinin kamu iktisadi teşebbüsü sayıldığı şeklindeki kısmının KKTC Anayasası’nın 131. maddesi ve de 73/1991 sayılı Yasa’nın 5. maddesi ile çatıştığı veya çeliştiği de söylenebilir durumdadır.

Böyle bir çatışma veya çelişme durumunda ne yapılacaktır?

Anayasanın 7.maddesi Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı başlığı altında şöyledir:

“Anayasanın Üstünlüğü ve Bağlayıcılığı Madde 7

Yasalar Anayasaya aykırı olamaz.

Anayasa kuralları, yasama, yürütme ve yargı organlarını, Devlet yönetimi makamlarını ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.”

 Anayasanın üstünlüğü, Anayasa’nın 7. maddesinde yer alan  temel bir ilkedir. Buna göre, Anayasa normlar hiyerarşisinde yasaların üstünde yer almakta olup, Anayasanın altında yer alan normlar bağlamında kanunlar, kanun hükmünde kararnameler, tüzükler, yönetmelikler vs. anayasaya aykırı olamazlar. Anayasanın bağlayıcılığı da Anayasa’nın 7. maddesinde yer alan temel bir ilkedir. Buna göre yasama, yürütme ve yargı organları, idari makamlar ve diğer kişiler Anayasa kuralları ile bağlıdır. Yasama organı, Anayasaya aykırı kanun yapmamalıdır. Yasama organının tek zorunluluğu Anayasaya aykırı düzenleme yapmamaktır. Kanun koyucunun gözetmesi gereken, bir kanun hükmünün Anayasa ile çatışmamasıdır (Bkz: Anayasa Mahkemesi 13/2011 D.2/2013).Yürütme organı ve idari makamlar da Anayasaya uymak, Anayasaya aykırı işlem yapmamakla yükümlüdürler. Benzer şekilde yargı organları da Anayasaya uymak, Anayasaya aykırı karar vermemek ve Anayasayı uygulamak zorundadır ( Ayrıca bkz: YİM 159/2017 D. 7/2018 )

Böyle bir anayasal durum ışığında, bu aşamada Anayasa Mahkemesinin üstüne düşen görev, Anayasa’nın 7. maddesinde anlamını bulan Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesini dikkate alarak, Anayasanın 131. maddesi ile çatışan, 37/1975 sayılı Yasası’nın 2. maddesinin (2). fıkrasının yukarıdaki kısmını ihmal ederek, Anayasanın 131. maddesini doğrudan doğruya uygulamasıdır. Aksi bir uygulamada, Anayasa hükmü ile çatışan bir kanun hükmü uygulanacak, bu takdirde de, Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesi ile çelişilecek ve hukuki hiyerarşi içinde üstün olan ve uygulanması gereken Anayasa kuralları uygulanamayacaktır. Sonuçta da, alelade bir kanunla Anayasa maddesinin değiştirilebileceği kabul edilmiş olacaktır (Ayrıca bkz: YİM 159/2017 D.7/2018).

Bu aşamada dava maksatları açısından, 37/1975 sayılı  Yasası’nın 2. maddesinin (2). fıkrasının yukarıdaki kısmını ihmal ederek, Anayasanın 131. maddesinin doğrudan doğruya uygulanması ve 73/1991 sayılı Yasa’nın 5. maddesi dikkate alındıktan sonra, Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesinin hiçbir şekilde Anayasanın 133. maddesi kapsamında bir KİT olmadığı, Kıbrıs Türk Müslüman toplumuna ve vakıflarına ait, tüzel kişiliği haiz anayasal bir kuruluş olduğunun kabulü kaçınılmazdır.

Diğer yandan, Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesinin tüzel kişiliği haiz anayasal bir kuruluş olduğu, hiçbir şekilde bir KİT olmadığı kabul edilse dahi, bu dava maksatları açısından, Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesinin bir parçası konumundaki Din İşleri Dairesinin yukarıdaki görevlilerinin  menfaatlerinin korunmasının, Davacı Sendikanın  “ana ve doğal amaçları” arasında olduğu, iptal davasına konu yasal düzenlemelerin Davacı sendikanın ana ve doğal amaçlarını olumsuz etkilediği, Davacı Sendikanın kendi varlık ve görevlerini ilgilendirdiği de Tüzüğün tüm hükümlerinin, özellikle yukarıdaki hükümlerinin lafzi yorum yerine amaca göre yorum tekniği çerçevesinde yorumlanmasından görünür durumdadır.

Nitekim, Tüzüğe göre Davacı Sendika’nın nihai amacı, KKTC’nin sosyal, ekonomik ve kültürel kalkınmasına katkıda bulunmaktır.

Bu bağlamda Tüzüğün amaca göre yorum tekniği çerçevesinde yorumlanmasından istihraç edilen, Davacı Sendika’nın genelde amacının ister memur ister işçi olsun, ayrım gözetmeksizin KKTC’de tüm çalışanların, hak ve menfaatlerinin korunmasına çalışmak; özelde ise engellilerin hak ve menfaatlerinin korunmasına çalışmak olduğudur.

Tüzüğün tüm hükümlerinin, özellikle yukarıdaki hükümlerinin amaca göre yorum tekniği çerçevesinde yorumlanmasından, Davacı Sendika’nın genelde amacının ayrım gözetmeksizin KKTC’deki tüm çalışanların ve dolayısıyla Davacı Sendika’nın üyelerinin hak ve menfaatlerinin korunmasına çalışmak olduğu sonucuna vardıktan sonra, Davacı Sendika’nın işbu iptal davasını açabileceği ve Davalının iptidai itirazının reddedilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Bertan Özerdağ: Sayın Başkanın okuduğu kararda belirttiklerine ve varılan sonuca aynen katılırım.

1. SONUÇ:

55/2017 sayılı Din İşleri Dairesi Yasası’nın 8A (1) fıkrasının  Anayasanın 1. ve 4. maddelerine aykırı olduğuna, 8. ve 121(3) maddelerine aykırılık konusunun incelenmesine gerek kalmadığına, (B) Geçici 3. maddenin Anayasa’nın 1. maddesine aykırı olmadığına, (C) 8(B) (1) ve (2)(B),(C) ve (Ç) bentlerinin Anayasanın 1. ve  4. maddelerine aykırı olmadığına, (D) 8(B)(2)(A) bendinin Anayasa’nın 23(4) ve 59(2) maddelerine aykırı olduğuna, oybirliği ile karar verilir."

banner71
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER